Ben Nesibe binti Kaab, Medineli ilk müslüman kadınlardan biri. Bunun ne kadar şerefli bir durum olduğunu anlatmak, kelimelere dökmek pek mümkün değil ama ben gene de anlatmaya gayret edeceğim.
Kainatın efendisinin 610 yılında başlattığı bu kutsal mücadelesine, Mekkeliler pek itibar etmediler. Allah’ın Rasülü ve ona inanan mü’minler Mekkede bulunduğu seneler boyunca pek çok eziyet ve işkence gördüler. Allah’ın Rasülü elbette biliyordu ki Allah nurunu söndürmeyecekti. Ne mutlu biz Medinelilere ki bu nurun tamamına ermesi bizim beldemizde gerçekleşti.
Medine’ye gelişi şöyle olmuştu. Onun hicretinden iki sene önce, hac aylarında Allahın Rasülü Medine’den gelen on iki kişilik bir heyetle Akabe denilen bir mevkide karşılaştı. Kendilerine İslamı anlattı. Şükürler olsun Allah’a ki bu grup islamla müşerref oldular ve ertesi sene yine aynı mevkide görüşmek için ayrıldılar. Medine’ye geldiklerinde yüzlerinde ki o müthiş heyecan beni fazlasıyla tedirgin etti. Bu sene önceki senelerden daha farklı bir şey olmuştu. Sabırsız ve telaşlı bir şekilde ne olup bittiğini sordum. Yüzlerinde öyle tatlı öyle güzel bir tebessüm vardı ki amcam oğlu gayet sakin bir şekilde müslüman olduk dedi. Bu cümle beni derinden etkiledi. Gayri ihtiyari müslüman mı dedim, o da ne? Amcam oğlu bütün olup bitenleri anlattı. O anlatırken işte benim düşündüğüm ama kimseye söyleyemediğim hakikatler diyordum. Bu düşünceler içerisindeyken eşim bana tebessüm ederek galiba sen bu yeni dine dahil oldun dedi. Ben o heyecanla evet evet dedim. Böylece Allah’ın Rasulünü görmeden onun getirdiği bu dine çok büyük bir istekle dahil oldum. Aradan uzun zaman geçmemişti ben müslüman olmuştum ama içimde önüne geçemediğim büyük bir özlem vardı. Muhammed adının anıldığı her an ciğerim ayrılığın acısıyla tutuşuyor; gözümden sicim sicim yaş boşalıyordu. Eşime her defasında bu ayrılığa daha fazla dayanamayacağımı söyler beni ona götürmesini ayaklarına kapanarak isterdim. Bir gün... O günü hiç unutamam. O gün hayatımın en güzel haberini aldım. Muhammed’e gidiyoruz. Allah’ım! duyduklarımın gerçek olup olmadığını defalarca soruyor aldığım cevabın akabinde yeniden, yeniden aynı soruyu soruyordum: ben de mi, ben de mi? Gözüm pınar olmuş durmadan akıyordu. Ayaklarım beni taşıyamaz olmuştu. Eşim beni sarsıyor evet yetmiş iki kişilik heyetle gidiyoruz içinde sen de varsın.
Ey Allah’ım ben de varım ona giden kervanda ben de varım.
Ey gecelerimi gül cemalinle süsleyen güzel. Şimdi gecelerim senin gerçek cemalinin hayaliyle bezenecek. Artık ne gam ne keder. Bu mübarek yolun bir yolcusu da benim.
Bütün hazırlıklar tamam denildiğinde yüreğim yerinden çıkacak gibi atıyordu. Yola revan olduk. Çöl böyle güzel miydi? Her bir kum tanesinin üzerinde Muhammed yazıyor. Nağmeli, ahenkli salavat getiriyorlar. Taşlara bakıyorum. Muhammed’e olan aşklarından yanmışlar. Kesintisiz dizilmişler ona giden yola işaret etmek için. Güneş onlarla raks etmekte. Ayaklarım ben olmuş durmadan dinlenmeden yürüyorum bir an önce bir an önce ona kavuşmak. Dünya yetişemiyor hızıma. O yorgun ben değil o durgun ben coşkun. Kaç gün yol aldık hiç bilmiyorum. Ben onun hayaliyle yol alırken eşim kulağıma eğilip Akabe’ye geldik dedi. İrkildim. Demek geldik. Ya Rabbi sana hamd olsun. Ne zaman buraya gelecek dedim? Zannedersem birazdan gelir. Biraz sabırlı ol? Utandım. Bu bekleyiş umduğumdan daha uzun sürdü. Bir sağa bir sola bakıyordum. Birden her şey, dağ, taş, kuş, toprak her şey sustu. Ölüm sesizliği. Gözlerim yere düştü. Kalbim dışarda. Etrafta özenle ve itina ile bastığı ayak sesleri var. Yaklaşıyor... Göz kapaklarımı zorluyorum. Ne olur beni yarı yolda bırakmayın. Size bütün mahlukatın bakmaya doyamadığı bir güzellik sunacağım. Kaldırın üzerlerinizdeki ağırlıkları. İşte oluyor. Biraz daha gayret. Onu gören gözler yanmazmış. Onu gören gözler başka güzele meyletmezmiş. Bütün bu yol onu görmek için değil miydi? Yukarı çekiliyor perde yavaş yavaş. Her çekilişte bir güzellik yansıyor göz bebeklerime. Ayakları yansıyor nalinleri arasından. On üç yılın yorgunluğunu çektiği eziyetleri okuyorum o mübarek ayaklarından. Taif’in yaraları daha kapanmamış. O acıları paylaşmak için ayaklarına kapanmak istiyorum. Hak yolunda yürüyen ayakların olsaydım. Gideceğin yollara dökülen dikenler bana batsaydı. Taif’te atılan taşlar bana isabet etseydi.
Perde biraz daha yukarı çekiliyor. Mübarek vücüduna sarılan gömleği. Siyah çizgili. Çizgileri dümdüz sıratı müstakim üzere. Nihayet perde doruk noktasına ulaşıyor. Hayalin ötesinde bir güzellik. Bir duruş ki bütün sütünlar eğri. O, ne kadar dikse bütün mahlukat onun önünde o kadar eğik. Vakar ve azamatin timsali. Yüzünün bütün azaları birbirleriyle uyumlu. Hepsi Allah’ın adaletinin tecelligahı. Ne çok beyaz ne de siyah, ne çok uzun ne de kısa, hiçbir aşırılık yok. Ademin özünü yansıtıyor. Mübarek yüzünde derinden, samimi bir tebessüm. Ama yalnızca bir tebessüm. Tebessüm basit ifade eksik. Gecenin karanlığından daha koyu karanlık yuvarlak gözler. Keskin, basireti açık, geleceği görebilen bir bakış. Hangi mucizelere gebe bilinmez. Bir bakış Medine’ye mi yoksa Medine halkına mı? İkisi de aynı cihette. Döndü....bayıldım.
Allah'ın bile insanlar hakkındaki hükmünü, ömürleri sona erdikten
sonra verdiğine inanırken...Biz kim oluyoruz da insanları birkaç kez görmek, iki-üç yazı okumak,birkaç dedikodu dinlemekle..yargılama hakkına sahip olabiliyoruz!
Dale Carnegie
Sitemiz bir forum sitesi olduğu için kullanıcılar her türlü görüşlerini önceden onay olmadan anında siteye yazabilmektedir, bu yazılardan dolayı doğabilecek her türlü sorumluluk yazan kullanıcılara aittir,
yine de sitemizde yasalara aykırı unsurlar bulursanız
bildir@live.com email adresine bildirebilirsiniz, şikayetiniz incelendikten sonra en kısa sürede gereken yapılacaktır.